Yazar: Jeoloji Yüksek Mühendisi Fatih ÜÇGÜN – BCD Mühendislik – Jeotermal.com – fatih@jeotermal.com
Küresel sosyal, ekonomik ve endüstriyel gelişmeler enerji talebini sürekli artırırken, nüfus artışının da gelecek dönemde güçlü bir şekilde devam etmesi beklenmektedir. Fosil yakıtların yoğun kullanımı, küresel çevre üzerinde önemli olumsuz etkilere yol açmakta ve mevcut enerji kaynaklarının sürdürülebilirliği konusunda ciddi endişeleri beraberinde getirmektedir. 20. yüzyılın sonlarından itibaren fosil yakıtların çevresel ve sosyal sonuçlarına yönelik farkındalığın artması, alternatif ve sürdürülebilir enerji kaynaklarına olan talebi önemli ölçüde yükseltmiştir. Bu bağlamda, Enhanced Geothermal Systems (EGS) olarak bilinen Geliştirilmiş Jeotermal Sistemler, yeni nesil jeotermal enerji üretimini mümkün kılan önemli bir teknolojik yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Bu yazıda, özellikle ABD’deki Cape Station projesi öncülüğünde hız kazanan EGS devrimi inceleyip Türkiye bağlamında ülkemizin EGS potansiyeline değerlendirme yapmak istedim.
Neden EGS, Neden Şimdi?
Yenilenebilir enerji dönüşümünün en kritik açmazlarından biri, kesintisiz baz yük enerjisi sorunudur. Güneş ve rüzgar, doğaları gereği değişken; hidroelektrik ise coğrafyaya bağımlıdır. Jeotermal enerji, bu üçlünün hiçbirinde görülmeyen bir avantaj sunar: 7/24, kesintisiz, hava koşullarından bağımsız elektrik üretimi. Ancak geleneksel jeotermal kaynakların, yani doğal olarak oluşmuş hidrotermal rezervuarların, yalnızca belirli tektonik kuşaklarda bulunması bu kaynağın küresel ölçekte yaygınlaşmasını engellemiştir.[1]
İşte bu kısıtlamayı ortadan kaldırmayı vadeden EGS teknolojisi, bilim insanlarının gündemini 2020’lerin ortasından itibaren giderek daha güçlü biçimde işgal etmektedir. Temel fikir şudur: doğal bir hidrotermal rezervuar olmasa bile, yerin derinliklerindeki sıcak kütlesel kayalara yüksek basınçlı sıvı enjekte edilerek yapay bir ısı değişim sistemi oluşturulabilir. Bu yaklaşım, jeotermal enerjiyi teorik olarak dünyanın her noktasında uygulanabilir hale getirmektedir.
EGS Teknolojisinin Bilimsel Temelleri
EGS’nin kökenleri, 1970’lerin başında ABD’nin New Mexico eyaletindeki Fenton Hill deneyine dayanmaktadır. Bu pionier çalışmada araştırmacılar, yaklaşık 200°C sıcaklığa sahip derin kayaç formasyonlarına su enjekte ederek yapay bir çatlak ağı oluşturmuş ve bu ağı bir ısı değiştiricisi olarak kullanmıştır.[2]
Günümüzde bu yöntem, petrol ve doğalgaz endüstrisinden elde edilen teknolojik mirasla dramatik biçimde geliştirilmiştir. Hidrolik çatlatma (fracking) tekniklerinden ödünç alınan yaklaşımlar, yatay sondaj kapasiteleri ve gerçek zamanlı sismik izleme sistemleri, EGS projelerinin maliyetini ve riskini önemli ölçüde azaltmıştır.[3] Rezervuar mühendisliği açısından değerlendirildiğinde, EGS sistemleri üç temel bileşenden oluşmaktadır: enjeksiyon kuyusu, mühendislik yapılmış çatlak ağı ve üretim kuyusu.
Temel Göstergeler — ABD EGS Sektörü (2026)

Cape Station: Ticari EGS’nin Mihenk Taşı
Utah eyaletinin Beaver County bölgesinde inşa edilen Fervo Energy‘ye ait Cape Station projesi, bilimsel tartışmayı ticari gerçekliğe taşıyan ilk büyük ölçekli EGS örneği olma özelliği taşımaktadır. Proje, 2026 yılında 100 MW sürekli güç üretmeyi, uzun vadede ise 500 MW kapasiteye ulaşmayı hedeflemektedir.[3]
Cape Station’ın stratejik önemi yalnızca kapasitesinden kaynaklanmıyor. Proje alanının hemen yakınında yer alan Utah FORGE (Frontier Observatory for Research in Geothermal Energy), ABD Enerji Bakanlığı’nın amiral gemisi jeotermal araştırma merkezi olarak işlev görmekte; bu sayede saha operasyonları ile akademik araştırma arasında benzersiz bir sinerji ortamı doğmaktadır. Pratikte bu, yeni teknolojilerin test edilip ticari projelere entegre edilme hızını önemli ölçüde artırmaktadır.[4]
Mart 2026’da MIT Enerji Girişimi’nin (MITEI) düzenlediği “Yeni Nesil Jeotermal Enerji” başlıklı sempozyum, bu teknolojiye yönelik akademik ve endüstriyel ilginin ne denli yoğunlaştığını gözler önüne serdi. Yatırımcılar, enerji şirketleri ve araştırmacıların bir araya geldiği bu platform, EGS’nin artık salt akademik bir kavram olmaktan çıkarak yatırım yapılabilir bir enerji kategorisine dönüştüğünü belgeleyen önemli bir referans noktasıdır.[5]
Süper Sıcak Kaya Jeotermalı: Bir Sonraki Sınır
EGS spektrumunun en uç noktasında, 400°C’nin üzerindeki rezervuar sıcaklıklarını hedef alan “Süper Sıcak Kaya” (SuperHot Rock, SHR) jeotermal sistemleri bulunmaktadır. Oregon’daki Newberry Volkanı eteklerinde faaliyet gösteren Mazama Energy, 2025 yılında yaklaşık 331°C taban kuyusu sıcaklığına ulaşmayı ve enjeksiyon ile üretim kuyuları arasında sirkülasyon kurmayı başarmıştır. 2026 programı ise süperkritik CO₂ ile sondaj ve 400°C üzeri koşulları hedefleyen daha derin kuyuların planlanmasını kapsamaktadır.[6]
Bu sıcaklık eşiklerindeki bir başarı, termodinamik verimlilik açısından çarpıcı sonuçlar doğurabilir; zira türbin verimi, giriş sıcaklığına doğrusal olmayan bir bağımlılık göstermektedir.
Ülkemizin Bu Dönüşümdeki Durumu ve Gelecek Planları Ne?
Türkiye, jeotermal enerji kurulu gücü bakımından dünya sıralamasında üst kademelerde yer almaktadır. Ancak ülkemizdeki jeotermal kapasitenin neredeyse tamamı, Batı Anadolu’daki Graben sistemleriyle sınırlı kalmıştır. Bu coğrafi kısıtlamanın aşılması ve Türkiye’nin EGS potansiyelinin bilimsel olarak ortaya konması bağlamında, İzmir Bakırçay Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Doç. Dr. Mehmet Furkan Şener’in çalışmaları kritik bir önem taşımaktadır.
Şener ve çalışma arkadaşları tarafından kaleme alınan “The Potential, Utilization, and Development of Geothermal Energy in Türkiye” başlıklı makale, Türkiye’nin jeotermal enerji stratejisini, HDR/EGS potansiyelini ve gelecek politika çerçevesini kapsamlı biçimde ele almaktadır.[7] Söz konusu çalışma, tektonik yapı, hidrojeoloji ve hidrojeotermal akışkan kimyasının bütünleşik analizini yaparak Türkiye’nin farklı bölgelerindeki jeotermal sistemlerin doğasını aydınlatmaktadır.
Şener’in bir diğer özgün araştırma konusu, terk edilmiş petrol kuyularının jeotermal enerji üretiminde yeniden değerlendirilmesidir. 78. Türkiye Jeoloji Kurultayı’nda sunulan bu çalışma, Güneydoğu Anadolu ve Trakya gibi geleneksel olarak jeotermal açıdan dışarıda bırakılan bölgelerde de önemli termal potansiyelin var olabileceğini ortaya koymaktadır.[8] Mevcut kuyu altyapısının yeniden kullanılması, sondaj maliyetlerini dramatik biçimde düşürerek bu bölgelerde EGS uygulamalarının önünü açabilir.
Aynı zamanda Gazi Kitabevi tarafından yayımlanan “Geliştirilmiş Jeotermal Sistemler ve Türkiye Potansiyeli” adlı kitabın yazarı olan Şener, konuya ilişkin Türkçe akademik literatürün en kapsamlı referans kaynaklarından birini oluşturmuştur.[9] Bu eser; EGS’nin temel ilkelerini, dünya genelindeki uygulama örneklerini ve Türkiye’deki potansiyel alanları sistematik biçimde ele almaktadır.
“Terk edilmiş petrol kuyuları, mevcut altyapı avantajıyla jeotermal enerji üretimine hızlı bir giriş kapısı sunmaktadır bu, hem ekonomik hem de çevresel açıdan son derece akıllıca bir yeniden kullanım stratejisidir.”
Politika Boyutu: YEKDEM ve 2026 Kritik Eşiği
Türkiye’de jeotermal yatırımlarının ivme kazanabilmesi için teknik kapasitenin yanı sıra düzenleyici çerçevenin de güçlendirilmesi gerekmektedir. Mevcut durumda, YEKDEM kapsamında devlet alım garantisinden yararlanabilmek için jeotermal santrallerin 31 Aralık 2030’a kadar devreye alınması şartı aranmaktadır. Jeotermal Enerji Derneği (JED) verilerine göre 2028’e kadar yatırıma geçmesi beklenen yaklaşık 500 MW’lık proje portföyü, bu zaman kısıtı nedeniyle ciddi bir belirsizlikle karşı karşıyadır. Sektör temsilcileri, devreye alma tarihinin 2040’a uzatılması halinde yatırımların öngörülebilir bir ivme kazanacağını öngörmektedir.[10]
Sonuç Olarak;
EGS teknolojisi, jeotermal enerjinin coğrafi sınırlarını ortadan kaldıran bir paradigma dönüşümünü temsil etmektedir. ABD’deki Cape Station projesi bu dönüşümün ticari sahnede görünür hale geldiği milat olurken, MIT ve DOE gibi kurumsal aktörlerin desteği hem bilimsel hem de finansal güvenilirliği pekiştirmektedir. Türkiye ise hem zengin doğal jeotermal altyapısı hem de araştırmacıların ürettiği akademik bilgi birikimi sayesinde bu teknolojik dönüşümde kritik bir rol üstlenebilecek konumdadır. Gerekli düzenleyici uyarlamalar hayata geçirildiğinde, Türkiye’nin jeotermal kapasitesi mevcut sınırlarını çok ötesine taşıyacak potansiyele sahiptir.
Kaynaklar
[1]Battersby, S. (2026). Next-gen geothermal could bring clean power to much more of the planet. Proceedings of the National Academy of Sciences, 123(7). https://doi.org/10.1073/pnas.2601712123
[2]PNAS (2026). EGS tarihsel arka planı: Fenton Hill deneyleri. Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A., 123(7), e2601712123.
[3]Bradstock, F. (25 Nisan 2026). America’s Geothermal Breakthrough Could Unlock a 150-Gigawatt Energy Revolution. OilPrice.com.
[4]Highways Today (8 Nisan 2026). Geothermal Monitoring Breakthrough Reaches New Depths. Fervo Energy / Utah FORGE entegrasyonu.
[5]MIT News (15 Nisan 2026). Geothermal energy turns red hot. MIT Energy Initiative 2026 Spring Symposium raporu.
[6]Power Magazine (Nisan 2026). Geothermal’s Rise a Hot Topic Worldwide. Mazama Energy / Newberry Volkanı SuperHot Rock projesi.
[7]Şener, M.F., Uzelli, T., Akkuş, İ., Mertoğlu, O. ve Baba, A. (2023). The Potential, Utilization, and Development of Geothermal Energy in Türkiye. Bulletin of the Mineral Research and Exploration, 171, 69–90. https://doi.org/10.19111/bulletinofmre.1229381
[8]Şener, M.F. (2026). Terk Edilmiş Petrol Kuyularının Jeotermal Enerji Potansiyelinin Değerlendirilmesi. 78. Türkiye Jeoloji Kurultayı bildirisi, Ankara.
[9]Şener, M.F. (t.y.). Geliştirilmiş Jeotermal Sistemler ve Türkiye Potansiyeli. Gazi Kitabevi, Ankara. ISBN: 9786253658854.
[10]Para Dergi (4 Mayıs 2026). 500 MW’lık jeotermal yatırımı start bekliyor. JED ve sektör temsilcilerinin değerlendirmeleri.
